Sayı 1088 - Mayıs 2023
Aydın Sorumluluğu
Makul ve vasat zamanlar bir yana, toplumların büyük kırılma ve kaos yaşadığı
dönemlerde söylem ve eylemlerine dikkat kesildiğimiz kişilerin başında aydınlar
gelir. Çünkü olup bitenler hakkındaki tahkikî (reel)
verileri ancak onların verebileceğine dair galip bir zan vardır halkta. Böylesi
zamanlarda, özellikle egemen ve resmî tutuma karşın, aydınların tutumunun
güvenilir olması boşuna değildir. Öyle ya, resmî mekanizmanın sahipleri
özellikle olan biten negatiflikleri gizleme, çarpıtma, aldatma, ideolojik bağnazlık
gibi tutumlarla ve çıkarları doğrultusunda kimi taktiklere başvurabilirler ve
toplumu bir form doğrultusunda güdülemeye çalışabilirler.
Chomsky belki de bu olasılıktan ötürü 1967’de yazdığı “Aydınların Sorumluluğu”
başlıklı yazısında “Aydınlar hükümetlerin yalanlarını teşhir etme, hükümetlerin
eylemlerini bunların nedenlerine, amaçlarına ve genellikle gizli niyetlerine
göre tahlil etme durumundadırlar.” der. İşte bu zorunluluğu aydınların
sorumluluğu ile açıklıyoruz. Onların, her şeyi göze alıp gerçekleri dile
getirmelerine, hile ve yalanları teşhir etmelerine… Aydın olmanın namusu gereği
aklını kullanan, alternatif bilgi üreten bu kişiler, zor zamanlardaki nitelikli
müdahaleleriyle sadece “aydın”lık etiğinin gereğini
yerine getirmezler, bununla birlikte birtakım riskleri de yüklenirler. Bu
risklerin başında, egemen zihniyetin gazabına uğrama riski gelir. Asla muvafık,
egemen düzene muhalif olan aydın böylece kelleyi koltuğa almayı seçmiş
olacaktır.
Aydın, bu tutumunu kendisi yararına sergilemez. O, toplumu için girmiştir bu
yola. Gramsci aydın olmanın yegâne şartı olarak bunu
görür: “Aydın halkın tutkularını anlamazsa, onunla arasında duygusal bir bağ
kuramazsa, halkla arasında bir mesafe olursa aydın olamaz.” der. Camus bunu
“fedakârlık” kavramıyla ilişkilendirir. Zola’nın Dreyfus davasına binaen ve
dönemin cumhurbaşkanının şahsını hedefe koyarak kaleme aldığı “İtham Ediyorum”
çıkışı işte bu bağ gereğidir. Birtakım komplolar sonucu ünlü yazarın ülkesinden
kaçıp İngiltere’ye sığınması bir yana, bir süre sonra Fransa’nın Zola’dan özür
dilemesi de Zola’nın “aydın” olarak gücünü gösterir. Bir de tam aksi yönde
tavır alan sözde aydınlar vardır. Paul Baran’ın metaforik bir ifade ile
“profesyonel papaz” dediği ilişik ve yandaş seçkinler… Dostoyevski Suç ve
Ceza’da bunlarla ilgili olsa gerek şu tespitlerde bulunur: “Suç karşısında
kimler sorumludur? Mazluma yardıma kalkmayan bütün eller bu suça bulaşmıştır;
sadece cinayeti işleyen suçlu değil, ek olarak suç karşısında susan herkes suça
bulaşmıştır.”
Aydın sorumluluğu iktidarların, devletlerin ya da kişi ve grupların doğurduğu
her türlü baskı ve zulüm karşısında takınılan tavır ile hayata geçer. Bizde bu
tavrın öncü temsilcisi Sebîlürreşad’ın başmuharriri
Âkif’tir. Başta Safahat’ı olmak üzere onun bütün külliyatı bu noktada eşsiz
örneklerle örülüdür. Kaldı ki Âkif’in sadece eserlerini değil bütün hayatını
“Emrolunduğunuz gibi dosdoğru olunuz!” ayetiyle, Hz. Muhammed’in “Haksızlıklar
karşısında susan dilsiz şeytandır!” ikazı özetlemektedir. Bu özeti, şiirinden
örnek bir metinle görünür kılalım. “Acem Şâhı” şiirinde halkına zulmedenlere
karşı bakın nasıl cephe alıyor: “… ‘Muzaffersin!’ diyen sesler bütün hâindir, aldanma. Zafer-yâb
olduğun kimdir? Düşün bir kerre millet mi? Adâlet
isteyen bir kavmi vurmak gâlibiyyet mi? Nasîbin yok mudur bir parça olsun âdemiyyetten?
Nasıl aldırmıyorsun yükselen feryâda milletten? Emîn ol bunca mazlûmun
yüreklerden kopan âhı, Tependen indirir elbette bir
gün lâ’netu’llâhı!”
Bir sonraki sayımızda buluşmak
üzere, vesselam









